Bu hastalığın gerek oluşumunu önlemek, gerekse oluştuktan sonra komplikasyonları ve tekrarlayan klinik olayları azaltmak büyük önem taşımaktadır
İleri yaşta Koroner Kalp Hastalığı (KKH) gelişmiş Batılı ülkelerde ölümün en sık nedenidir. Ülkemizde de durum artık farklı değil. Türkiye genelinde erişkinlerde kalp hastalığı sıklığı Karadeniz ve Marmara bölgelerinde en yüksek oranlardadır.Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi gelişmiş Batılı ülkelerde KKH’na bağlı ölümlerin sayısı diğer tüm hastalıklar ve kanser ölümlerinin toplamından daha fazladır. Bu nedenle, koroner arter hastalığı gelişiminde etken risk faktörlerini belirlemek amacıyla yoğun epidemiyolojik çalışmalar yapılmıştır.
Bu çalışmalara paralel olarak sürdürülen klinik ve laboratuvar çalışmalar ile aterosklerozun oluşumu aydınlatılmış, koroner kalp hastalığına yol açan endojen ve çevresel faktörler net olarak belirlenmiştir.
Koroner kalp hastalığı için belirlenen bağımsız risk faktörleri şöyle sıralanabilir:
- Hiperkolesterolemi - Sigara kullanımı - Hipertansiyon - Diyabet - Aile öyküsü - Yaş (erkekde 45, kadında 55 yaş üzeri) - HDL (Yüksek dansiteli kolesterol) düzeyinin 35 mg/dl altında olması
HDL’nin 60 mg/dl üzerinde olmasının ise koruyucu bir faktör olduğu saptanmıştır.
Koroner kalp hastalığı için en önemli risk faktörlerinden biri hiperkolesterolemidir. LDL (düşük dansiteli lipoprotein) kolesterol ateroskleroz gelişmesinde en önemli katkısı olan lipid fraksiyonudur.
Plazmada LDL kolesterolün artması ile damar cidarında depolanma ve iltihabı hücre yanıtının başladığı günümüzde kabul edilmektedir. Aterom plağındaki LDL (kolesterol plazma ile sürekli dinamik bir değişim içinde olup plağın giderek büyümesini sağlar.
Madem toplumumuz erişkin hayata kolesterol açısından iyi başlıyor, o zaman biz 20′li yaşlardan itibaren iyi bir eğitimle çevresel riskleri azaltır, diyetin olumsuz yönde değişmesini önler ve fizik aktiviteyi artırırsak, uzun dönemde populasyonun riskini düşürebiliriz demektir.
Risk faktörlerinden sigara içimi konusunda, halen sigara içicisi olan ve bırakmış olanları çok fazla ayırmamak gerekmektedir. Çünkü bilindiği gibi, birçok koroner vakası hastalanınca sigara içmeyi bırakmaktadır.
Çalışmalarda 30-59 yaş arası kadınlarda sigara içimi KKH için anlamlı bir risk faktörü olarak ortaya çıkmıştır. 60 yaşından genç erişkin kadınlarda kanda hem kolesterol yüksekliği, hem de diyabet varlığı koroner arter hastalığı için anlamlı bir risk faktörüdür. Erkeklerin çok yaygın olarak kullandığı sigaranın 30 yaşın üzerindekiler için risk bakımından sınırda bir anlam taşıdığı gözlenmiştir.
Diğer bir risk faktörü olan hipertansiyon, özellikle erkeklerde KKH riski açısından ciddi bir anlam taşımaktadır. Hipertansiyonu bulunan erkek koroner arter hastalarında hipertansiyon o birey için 5/8 oranında nedensellik taşımaktadır. Toplumumuzda koroner hastalık için en önemli etkenin gerek erkek gerekse kadında hipertansiyon olduğunu söylemek mümkündür.
Sistolik kan basıncında her 10 mmHg’lık yükselme koroner kalp hastalığı riskini %2 oranında artırmaktadır. Hipertansiyon (140 ve/veya 90 mmHg) çok yaygın bir risk faktörü olup halen 5 milyon erkek ve 6 milyon kadınımızda bulunduğu tahmin edilmektedir.
Koroner kalp hastalığının başlıca etkenlerinden biri olan diyabet, toplum sağlığı açısından artan öneminden ötürü, Amerikan Kalp Birliği tarafından geçen yıllarda yeni olarak majör risk faktörleri arasına resmen alınmıştır.
Kadınlarda daha fazla görülüyor Açlık kan şekeri 130 mg/dl ya da yemek sonrası 1.5-2.5 saatler arası kan şekeri 170 mg/dl bulunanlar ile öyküsünde diyabet verenler şeker hastası olarak kabul edildiklerinde, kadınlarda daha fazla olmak üzere, diyabetik hasta sayısı son yıllarda hızla artmaktadır.
Erişkin tipi diyabetli vaka sayısı son 8 yılda 1 milyondan 1.66 milyona çıkmıştır. Bundan nüfus artışı ve nüfusun yaşlanmasının dışında, şişmanlığın ve oturgan hayat tarzının artması gibi çevresel faktörler de sorumludur. Kentsel ve kırsal kesimlerde diyabet sıklığına bakıldığında kent erkeklerinde tüm yaşlarda kırdakilere göre daha fazla diyabetli olduğu görülmüştür.
Coğrafi bölgeler arasında erkekler için en yüksek diyabet sıklığı Karadeniz bölgemizdedir. Aslında toplumumuzda giderek arttığını söylediğimiz diyabet bugün için Amerikan halkı gibi gelişmiş bir toplumda ve gelişme yolundaki ülkelerde bile hızla artış göstermektedir.
Bu artışın altında özellikle kadınlarda 40 yaşından sonra aşırı kilo alımı ve fizik aktivitenin hayli düşük olmasının yattığı düşünülmektedir. Ayrıca bir pıhtılaşma faktörü olan fibrinojen seviyelerinin diyabetik kadınlarda anlamlı ölçüde yüksek olması koroner kalp hastalığı riskini daha da artırmaktadır. Erkek diyabetiklerde fibrinojen düzeyi sınırda bir anlam taşımaktadır.
Erkekte obezite sıklaşıyor 40 yaşını aşkın kadınların genelde şişman olduğu ülkemizde, obezite erkeklerde pek sorun olmasa da, giderek sıklaşmaktadır. Obezite gerek erkekte, gerekse kadında KKH için bağımsız bir risk faktörüdür. Hiperkolesterolemi, hipertansiyon ve diyabetin obezite ile sıklıkla birlikte olması nedeniyle etkisini bunlardan ayırmak güçtür.
Beden kitle indeksindeki bir birimlik artış KKH mortalitesinde %-5 artışa neden olmaktadır. Başka bir ifadeyle vücut ağırlığındaki 1 kg kadarlık bir artış koroner kalp hastalığına bağlı ölüm oranında %-15. artışa yol açmaktadır. Obezitenin değişik tanımları olmakla beraber genelde kabul edilen görüş, ideal vücut ağırlığında % 0artıştan fazlasıdır.
Doğu Avrupa ve Akdeniz ülkelerinde daha yüksek bir obezite oranı vardır. Yine yapılan çalışmalarda yağın vücutta dağılım özelliğinin de önemli bir risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Santral obezite yağın daha çok karın bölgesinde toplanmasını ifade eder ki gerek erkek gerek kadında ciddi bir risk faktörüdür.
Obezitenin önlenmesi kardiyovasküler hastalıklardan korunmanın temel ilkelerinden biridir. Kilo almayı genç yetişkinlik döneminden itibaren önleyerek, fiziksel aktiviteyi artırarak, beslenme alışkanlıkları açısından kişileri bilinçlendirerek KKH bağlı ölümlerin önemli bir bölümünü engellemek mümkün olacaktır.
Sadenter hayat KKH’na yatkınlığı artıran bir risk faktörü olarak giderek daha fazla önem taşımaktadır. Masa başı çalışanları, dikiş ve örgü ile uğraşanlar ve günde 1 km’dan az yürüyenler için risk daha da fazla olmaktadır. Fiziksel etkinlik kan basıncını düşürebileceği gibi, kan yağlarını, diyabeti ve obeziteyi kontrol altına almada yararlıdır.
Şişmanlığın önlenmesine, plazma LDL kolesterol ile trigliserid düzeylerinin düşmesine ve HDL kolesterol düzeylerinin artmasına, yüksek fiziksel etkinlik yardımcı olmaktadır. Ayrıca orta yaşlı veya yaşlı kişilerde yaşam tarzında ılımlı bir fiziksel etkinliği benimseyen hafif bir değişikliğin bile, koroner kalp hastalığına bağlı ölümleri azalttığı bilinmektedir. Ayrıca düzenli egzersizin, doğrudan bir etkiyle, aşırı bir eforun miyokard enfarktüsünü tetiklemesini önleyebileceği anlaşılmıştır.
Ani kroner tıkanma Yaş, kolesterol düzeyi, kan basıncı ve sigara kullanımı gelişebilecek miyokard enfarktüsü riski açısından değerlendirildiğinde potansiyel miyokard enfarktüsü olgularının %2’sini izah etmektedir. Değişik çalışmalardan elde edilen bulgular ışığında kanda pıhtılaşma mekanizmasının sadece aterosklerotik plakların oluşumunda değil, aynı zamanda ani gelişen bir koroner tıkanma açısından da önemi ortaya çıkarılmıştır.
Bir pıhtılaşma faktörü olan fibrinojenin seviye yüksekliği önem kazanmaktadır. Plazmada normal sınırları 1.5-4-5 g/L düzeyinde bildirilen fibrinojenin normal şartlarda üretilip fizyolojik durumlarda tekrar yıkımı özellikle damar duvar bozukluklarında olumsuz yönde etkilenmekte, diğer risk faktörlerinin varlığında KKH riskini iyice artırmaktadır.
Özellikle sigara içimi ve yaşlı erkeklerde plazma fibrinojen seviyesi anlamlı yüksek bulunurken, kadında bel çevresi, plazma trigliseridi ve HDL kolesterol fibrinojenin bağımsız etkeni olarak bulunmuştur.
Rakamlar kaygı verici Nüfusumuz gelişmekte olan toplumlardaki gibi genç yapıdayken, halkımızdaki koroner hastalıktan ölüm oranının, yaşlı nüfus yapısına sahip gelişmiş toplumlardaki kadar yüksek olması, hem günümüz, hem de gelecek için kaygı vericidir. Koroner kalp hastalığı klinik olarak ortaya çıktıktan sonra uygulanan tıbbi, cerrahi ve girişimsel tedavi yöntemleri belirli olup yüksek bir maliyet getiremktedir. Bu yöntemlerin uygulanması bir bakıma konunun kolay yönünü oluşturmaktadır.
Oysa yapılan çalışmalar göstermektedir ki, koroner ateroskleroz önemli ölçüde önlenebilen veya geciktirilebilen bir hastalıktır. Bu nedenle uzun bir süreci kapsayan bu hastalığın gerek oluşumunu önlemek, gerekse oluştuktan sonra komplikasyonları ve tekrarlayan klinik olayları azaltmak büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak koroner kalp hastalığının gerek primer gerekse sekonder korunması için öncelikle yaşam şeklinin değiştirilmesi yani, nonfarmakolojik yaklaşmaları ve sonra klasik tedavi yöntemlerini savunmak gerekmektedir.
Bu hastalığın gerek oluşumunu önlemek, gerekse oluştuktan sonra komplikasyonları ve tekrarlayan klinik olayları azaltmak büyük önem taşımaktadır
İleri yaşta Koroner Kalp Hastalığı (KKH) gelişmiş Batılı ülkelerde ölümün en sık nedenidir. Ülkemizde de durum artık farklı değil. Türkiye genelinde erişkinlerde kalp hastalığı sıklığı Karadeniz ve Marmara bölgelerinde en yüksek oranlardadır.Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi gelişmiş Batılı ülkelerde KKH’na bağlı ölümlerin sayısı diğer tüm hastalıklar ve kanser ölümlerinin toplamından daha fazladır. Bu nedenle, koroner arter hastalığı gelişiminde etken risk faktörlerini belirlemek amacıyla yoğun epidemiyolojik çalışmalar yapılmıştır.
Bu çalışmalara paralel olarak sürdürülen klinik ve laboratuvar çalışmalar ile aterosklerozun oluşumu aydınlatılmış, koroner kalp hastalığına yol açan endojen ve çevresel faktörler net olarak belirlenmiştir.
Koroner kalp hastalığı için belirlenen bağımsız risk faktörleri şöyle sıralanabilir:
- Hiperkolesterolemi - Sigara kullanımı - Hipertansiyon - Diyabet - Aile öyküsü - Yaş (erkekde 45, kadında 55 yaş üzeri) - HDL (Yüksek dansiteli kolesterol) düzeyinin 35 mg/dl altında olması
HDL’nin 60 mg/dl üzerinde olmasının ise koruyucu bir faktör olduğu saptanmıştır.
Koroner kalp hastalığı için en önemli risk faktörlerinden biri hiperkolesterolemidir. LDL (düşük dansiteli lipoprotein) kolesterol ateroskleroz gelişmesinde en önemli katkısı olan lipid fraksiyonudur.
Plazmada LDL kolesterolün artması ile damar cidarında depolanma ve iltihabı hücre yanıtının başladığı günümüzde kabul edilmektedir. Aterom plağındaki LDL (kolesterol plazma ile sürekli dinamik bir değişim içinde olup plağın giderek büyümesini sağlar.
Madem toplumumuz erişkin hayata kolesterol açısından iyi başlıyor, o zaman biz 20′li yaşlardan itibaren iyi bir eğitimle çevresel riskleri azaltır, diyetin olumsuz yönde değişmesini önler ve fizik aktiviteyi artırırsak, uzun dönemde populasyonun riskini düşürebiliriz demektir.
Risk faktörlerinden sigara içimi konusunda, halen sigara içicisi olan ve bırakmış olanları çok fazla ayırmamak gerekmektedir. Çünkü bilindiği gibi, birçok koroner vakası hastalanınca sigara içmeyi bırakmaktadır.
Çalışmalarda 30-59 yaş arası kadınlarda sigara içimi KKH için anlamlı bir risk faktörü olarak ortaya çıkmıştır. 60 yaşından genç erişkin kadınlarda kanda hem kolesterol yüksekliği, hem de diyabet varlığı koroner arter hastalığı için anlamlı bir risk faktörüdür. Erkeklerin çok yaygın olarak kullandığı sigaranın 30 yaşın üzerindekiler için risk bakımından sınırda bir anlam taşıdığı gözlenmiştir.
Diğer bir risk faktörü olan hipertansiyon, özellikle erkeklerde KKH riski açısından ciddi bir anlam taşımaktadır. Hipertansiyonu bulunan erkek koroner arter hastalarında hipertansiyon o birey için 5/8 oranında nedensellik taşımaktadır. Toplumumuzda koroner hastalık için en önemli etkenin gerek erkek gerekse kadında hipertansiyon olduğunu söylemek mümkündür.
Sistolik kan basıncında her 10 mmHg’lık yükselme koroner kalp hastalığı riskini %2 oranında artırmaktadır. Hipertansiyon (140 ve/veya 90 mmHg) çok yaygın bir risk faktörü olup halen 5 milyon erkek ve 6 milyon kadınımızda bulunduğu tahmin edilmektedir.
Koroner kalp hastalığının başlıca etkenlerinden biri olan diyabet, toplum sağlığı açısından artan öneminden ötürü, Amerikan Kalp Birliği tarafından geçen yıllarda yeni olarak majör risk faktörleri arasına resmen alınmıştır.
Kadınlarda daha fazla görülüyor Açlık kan şekeri 130 mg/dl ya da yemek sonrası 1.5-2.5 saatler arası kan şekeri 170 mg/dl bulunanlar ile öyküsünde diyabet verenler şeker hastası olarak kabul edildiklerinde, kadınlarda daha fazla olmak üzere, diyabetik hasta sayısı son yıllarda hızla artmaktadır.
Erişkin tipi diyabetli vaka sayısı son 8 yılda 1 milyondan 1.66 milyona çıkmıştır. Bundan nüfus artışı ve nüfusun yaşlanmasının dışında, şişmanlığın ve oturgan hayat tarzının artması gibi çevresel faktörler de sorumludur. Kentsel ve kırsal kesimlerde diyabet sıklığına bakıldığında kent erkeklerinde tüm yaşlarda kırdakilere göre daha fazla diyabetli olduğu görülmüştür.
Coğrafi bölgeler arasında erkekler için en yüksek diyabet sıklığı Karadeniz bölgemizdedir. Aslında toplumumuzda giderek arttığını söylediğimiz diyabet bugün için Amerikan halkı gibi gelişmiş bir toplumda ve gelişme yolundaki ülkelerde bile hızla artış göstermektedir.
Bu artışın altında özellikle kadınlarda 40 yaşından sonra aşırı kilo alımı ve fizik aktivitenin hayli düşük olmasının yattığı düşünülmektedir. Ayrıca bir pıhtılaşma faktörü olan fibrinojen seviyelerinin diyabetik kadınlarda anlamlı ölçüde yüksek olması koroner kalp hastalığı riskini daha da artırmaktadır. Erkek diyabetiklerde fibrinojen düzeyi sınırda bir anlam taşımaktadır.
Erkekte obezite sıklaşıyor 40 yaşını aşkın kadınların genelde şişman olduğu ülkemizde, obezite erkeklerde pek sorun olmasa da, giderek sıklaşmaktadır. Obezite gerek erkekte, gerekse kadında KKH için bağımsız bir risk faktörüdür. Hiperkolesterolemi, hipertansiyon ve diyabetin obezite ile sıklıkla birlikte olması nedeniyle etkisini bunlardan ayırmak güçtür.
Beden kitle indeksindeki bir birimlik artış KKH mortalitesinde %-5 artışa neden olmaktadır. Başka bir ifadeyle vücut ağırlığındaki 1 kg kadarlık bir artış koroner kalp hastalığına bağlı ölüm oranında %-15. artışa yol açmaktadır. Obezitenin değişik tanımları olmakla beraber genelde kabul edilen görüş, ideal vücut ağırlığında % 0artıştan fazlasıdır.
Doğu Avrupa ve Akdeniz ülkelerinde daha yüksek bir obezite oranı vardır. Yine yapılan çalışmalarda yağın vücutta dağılım özelliğinin de önemli bir risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Santral obezite yağın daha çok karın bölgesinde toplanmasını ifade eder ki gerek erkek gerek kadında ciddi bir risk faktörüdür.
Obezitenin önlenmesi kardiyovasküler hastalıklardan korunmanın temel ilkelerinden biridir. Kilo almayı genç yetişkinlik döneminden itibaren önleyerek, fiziksel aktiviteyi artırarak, beslenme alışkanlıkları açısından kişileri bilinçlendirerek KKH bağlı ölümlerin önemli bir bölümünü engellemek mümkün olacaktır.
Sadenter hayat KKH’na yatkınlığı artıran bir risk faktörü olarak giderek daha fazla önem taşımaktadır. Masa başı çalışanları, dikiş ve örgü ile uğraşanlar ve günde 1 km’dan az yürüyenler için risk daha da fazla olmaktadır. Fiziksel etkinlik kan basıncını düşürebileceği gibi, kan yağlarını, diyabeti ve obeziteyi kontrol altına almada yararlıdır.
Şişmanlığın önlenmesine, plazma LDL kolesterol ile trigliserid düzeylerinin düşmesine ve HDL kolesterol düzeylerinin artmasına, yüksek fiziksel etkinlik yardımcı olmaktadır. Ayrıca orta yaşlı veya yaşlı kişilerde yaşam tarzında ılımlı bir fiziksel etkinliği benimseyen hafif bir değişikliğin bile, koroner kalp hastalığına bağlı ölümleri azalttığı bilinmektedir. Ayrıca düzenli egzersizin, doğrudan bir etkiyle, aşırı bir eforun miyokard enfarktüsünü tetiklemesini önleyebileceği anlaşılmıştır.
Ani kroner tıkanma Yaş, kolesterol düzeyi, kan basıncı ve sigara kullanımı gelişebilecek miyokard enfarktüsü riski açısından değerlendirildiğinde potansiyel miyokard enfarktüsü olgularının %2’sini izah etmektedir. Değişik çalışmalardan elde edilen bulgular ışığında kanda pıhtılaşma mekanizmasının sadece aterosklerotik plakların oluşumunda değil, aynı zamanda ani gelişen bir koroner tıkanma açısından da önemi ortaya çıkarılmıştır.
Bir pıhtılaşma faktörü olan fibrinojenin seviye yüksekliği önem kazanmaktadır. Plazmada normal sınırları 1.5-4-5 g/L düzeyinde bildirilen fibrinojenin normal şartlarda üretilip fizyolojik durumlarda tekrar yıkımı özellikle damar duvar bozukluklarında olumsuz yönde etkilenmekte, diğer risk faktörlerinin varlığında KKH riskini iyice artırmaktadır.
Özellikle sigara içimi ve yaşlı erkeklerde plazma fibrinojen seviyesi anlamlı yüksek bulunurken, kadında bel çevresi, plazma trigliseridi ve HDL kolesterol fibrinojenin bağımsız etkeni olarak bulunmuştur.
Rakamlar kaygı verici Nüfusumuz gelişmekte olan toplumlardaki gibi genç yapıdayken, halkımızdaki koroner hastalıktan ölüm oranının, yaşlı nüfus yapısına sahip gelişmiş toplumlardaki kadar yüksek olması, hem günümüz, hem de gelecek için kaygı vericidir. Koroner kalp hastalığı klinik olarak ortaya çıktıktan sonra uygulanan tıbbi, cerrahi ve girişimsel tedavi yöntemleri belirli olup yüksek bir maliyet getiremktedir. Bu yöntemlerin uygulanması bir bakıma konunun kolay yönünü oluşturmaktadır.
Oysa yapılan çalışmalar göstermektedir ki, koroner ateroskleroz önemli ölçüde önlenebilen veya geciktirilebilen bir hastalıktır. Bu nedenle uzun bir süreci kapsayan bu hastalığın gerek oluşumunu önlemek, gerekse oluştuktan sonra komplikasyonları ve tekrarlayan klinik olayları azaltmak büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak koroner kalp hastalığının gerek primer gerekse sekonder korunması için öncelikle yaşam şeklinin değiştirilmesi yani, nonfarmakolojik yaklaşmaları ve sonra klasik tedavi yöntemlerini savunmak gerekmektedir.
Memeler, bebeğin belli bir gelişim aşamasına kadar besin ihtiyacını karşılamak üzere süt üretmekten ve salgılamaktan sorumlu yapılardır.
Memeler ergenlik öncesi dönemde kız ve erkek çocuklarında yaklaşık aynı büyüklükte olmalarına karşın, ergenlik döneminde yumurtalıklarda östrojen hormonu üretiminin başlamasıyla hızlı bir şekilde gelişim gösterirler.
Memelerin ulaştığı nihai büyüklük genetik etkenlerle yakından ilgili olmakla beraber, vücudun yağ oranı da büyüklüğü etkileyen diğer bir etkendir.
Bunun dışında memelerin büyüklüğü vücuttaki hormonal değişikliklere de cevap verir ve özellikle adet öncesi dönemde kadınlar memelerinde dolgunluk ve bazen hafif ağrı hissedebilirler. Bu dolgunluk ve hassasiyet adet görmekle beraber hızla kaybolur.
Gebelik döneminde östrojen hormonu üretiminin daha da artması memelerin büyümesine ve bazen hassaslaşmasına neden olur.
Meme dokusunun yapısı
Meme dokusu temelde vücut ter bezlerinden türemiş bir yapıdır ve göğüs bölgesinde 2. ile 7. kaburgalar arasında yerleşmiştir. Dış kısmı cilt ile kaplı bu dokunun iç yapısında salgı bezleri, yağ dokusu ve bağ dokusu bulunur.
Meme dokusunun hemen arkasında bulunan pektoral kasın kılıfı ile arasında yer alan boşluk, meme dokusunu nispeten hareketli bir organ haline getirir.
Memelerin her birinde ortada meme başı adı verilen koyu renkli yuvarlak bir yapı vardır. Bu yapının ortasında da meme ucu adı verilen silindir şeklinde, sütün esas boşaldığı yapı yer alır.
Meme başında yer alan salgı bezleri kaygan bir sıvı salgılayarak bu bölgenin esnek kalmasını ve enfeksiyonlardan korunmasını sağlar.
Her meme, lob adı verilen 15-20 adet bağımsız süt üreten birimden oluşur. Her lob kendi içinde 20-40 adet daha ufak alt birime ayrılır. Bu alt birimler yine kendi içlerinde esas süt üreten hücrelerin toplandığı çok sayıda bölüme ayrılırlar.
Meme dokusu içinde üretilen sütü dışarıya taşımak için çok sayıda süt iletim kanal ve kanalcıkları bulunur. Böylece üretilen süt üretim yerinden kanalcıklara, kanalcıklar birleşerek daha büyük olan kanallara geçer. Kanallarda bulunan süt bebek emdikçe bebeğin dişetleri ve dudaklarının yaptığı baskıyla hemen meme başında yer alan süt depocuklarına (sinüs) ve buradan da meme ucunda yer alan çok sayıda minik deliklerden bebeğin ağız boşluğuna akar.
Memede süt üreten birimleri birbirine bağlayan ve meme dokusuna sağlamlık kazandıran yapılara Cooper bağları adı verilir.
Meme dokusu hem kan damarları hem de lenf dolaşım sistemi açısından oldukça gelişmiş bir yapıya sahiptir ve dokunun lenf kanalları koltukaltında yer alan lenf bezlerine taşınırlar.
Gebelik döneminde memelerde ortaya çıkan değişiklikler ve süt üretimi
Meme dokusu gebelik döneminde artan hormonların etkisiyle daha ilk haftalardan itibaren önemli değişikliklere uğrar. Gebelik döneminde artan östrojen hormonu memelerin içindeki süt iletim kanallarını geliştirir. Yine gebelik döneminde salgısı belirgin olarak artan progesteron hormonu, süt salgısını yapacak olan süt üretici birimlerin büyümesini ve gelişmesini sağlar. Bu değişikliklerde gerekli olan enerji ve besin maddelerini sağlamak için meme dokusuna giden kan akımı da önemli derecede artar ve bu nedenle göğüslerin üzerinde yer alan yüzeye yakın toplardamarlar belirginleşerek daha genişlemiş olarak görülürler.
Bu değişiklikler neticesinde gebeliğin ikinci yarısından itibaren kolostrum adı verilen ilk süt, meme kanallarında salgılanmaya hazır olarak bekler. Bazı anne adaylarında gebelik döneminde belirgin şekilde kolostrum salgısı olabilir ve bu normal kabul edilir.
Doğanın inanılmaz gücü süt yapımında da kendini gösterir
Prematüre (zamanından önce doğmuş) bebeklerin ihtiyaç duyduğu maddelerle miadında doğan bebeklerin besin ihtiyaçları birbirinden farklıdır ve buna uygun olarak gebelik haftasına göre kolostrumun bileşimi önemli değişiklikler gösterir.
Böylece herhangi bir nedenle prematüre doğum gerçekleşirse bebeğin annesinden emdiği süt, erken doğmuş olmanın getirdiği ihtiyaçlara daha iyi cevap verir.
Prolaktin ve Oksitosin hormonları
Bu iki hormon süt üretiminde ve üretilen sütün süt kanallarında ilerlemesinde önemli görevler üstlenir.
Bebek meme başını emdikçe annenin beyin dokusunun derinlerinde bulunan hipofiz bezinde prolaktin hormonu salgısı artar. Kana geçen bu hormon buradan meme dokusuna geçerek süt yapıcı hücrelerin süt yapımını başlatmasını sağlar.
Bebeğin emmesi prolaktin salgısını artırması yanında hipofiz bezinden kana oksitosin hormonu salgılanmasını da artırır (Bebeğin hayal edilmesi veya ağladığının duyulması da aynı etkiyi yaratabilir).
Oksitosin hormonu süt üreten hücrelerin etrafında bulunan kas dokusunu harekete geçirerek bunların kasılmasını ve bu kasılmayla da sütün kanallarda ilerlemesini sağlar. Ayrıca oksitosin hormonunun kanalları genişletici etkisi sütün kanallarda ilerlemesini daha da kolaylaştırır.
Oksitosin hormonunun yüksek dozlarda rahimi kasıcı etkileri de vardır ve bu nedenle bu hormon doğum eylemi fizyolojisinde ve doğum sonrası rahimin "toparlanmasında" önemli görevler üstlenir. Bu nedenle emziren annelerde, emzirmeyenlere göre rahim daha kolay "toparlanır".
Oksitosin hormonunun rahimi kasıcı bu etkilerinden "suni sancı" oluşturulmasında ve doğum sonrası kanamaları durdurmada da faydalanılır ve bu amaçla bu hormonunun ilaç haline getirilmiş şekli serum içinde dışarıdan verilir.
Süt üretimi arz ve talep kanunlarına göre işler. Bebek ne kadar emerse o kadar çok hormon salgılanır ve o kadar çok süt üretilir.
Emzirmiş, veya emzirmekte olan bir anneyseniz bilirsiniz, henüz emzirmemişseniz bunu ileride yaşayacaksınız:
Emzirme eylemi esnasında anne sütü kanallarda ilerlediğinde oluşan "hareketlenme" anne tarafından hissedilebilir. Bunu anneler emzirme esnasında göğüslerde "karıncalanma", "yanma", "uyuşma", "kaşıntı", "ürperme" ya da daha farklı şekillerde, genellikle "tuhaf" ancak "rahatsızlık vermeyen bir şey" olarak hissederler. Bazı anneler ise süt kanallarda ilerlediğinde hiçbir şey hissetmezler.